POSTMODERN DARBE
Muharrem ÇİFCİBAŞI
.

POSTMODERN DARBE

            Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 100. Yılını kutlamaya iki yıl kalmışken hala darbe tartışmalarının devam ediyor olması ülke demokrasisi adına utanç verici bir durum.

            Hala günümüzde 27 Mayıs 1960 Askeri Darbesi, darbenin yanında yer alanların yaptıklarının ve sonuçlarının travmatik etkileri devam ediyor. Algı ve yalanlar üzerine kurulu bir haber bombardımanı sonucu,  milletin iradesinin temsilcilerini darbe ile görevden aldılar. Bu yetmezmiş gibi Başbakan Adnan Menderes ve bakanlarını idam ettiler.

            İnsan onurunu rencide edici ifade almalar, sözde sağlık kontrolleri, Yassı Ada’da yapılan adaletsiz yargılamalar, hala milletin belleğinde yer almaktadır.

            Durum bu aşamada iken, 1950’den beri tek başına iktidar yüzü göremeyenler, milletin gönlüne giremeyenler, her fırsatta iktidara Adnan Menderes’in sonu hatırlatmasını yaparak, darbeci yanlarını açığa vurmaktadırlar.

            Her konuşmalarında daha fazla demokrasi, daha fazla insan hakları, daha fazla düşünce özgürlüğü nutukları atanlar, tam tersi uygulama ortaya koymaktadırlar. Gerçek niyetlerini gizleyenler, kameralar önünde süslü ve ağdalı laflar ederken, hızlarını alamayınca, vesayet odakları ile iş birliklerini açık etmektedirler.

            Ömrümüz darbeler ile geçen bir nesil olarak, hala günlerce televizyon ekranlarında kocaman unvanı olan ve sivil olduklarını belirten kişiler, ama’lı sözlerinden bir türlü vazgeçmemekteler.

            Öğrencilik yıllarımızdaki darbeler yetmedi. Öğretmenlik yıllarımızda darbelerin gölgesinde geçti. Doksanlı yılların sonunda bu kez de Post Modern Darbe adı verilen vesayetçi, baskıcı bir dönem yaşadık.

            Demokratik, açık, katılımcı, şaibesiz bir seçim sonucu halkın çoğunluğunun oyunu alarak iktidar olan ve ülkeyi yönetmeye başlayan Refahyol hükümetinin çalışmasına da izin vermediler.

            Sudan bahaneler ile halka katı bir laiklik dayatması başladı. Dini olan her söz ve uygulama laiklik karşıtlığı damgası yedi. Kamusal alan uydurması ile din sadece evlere ve vicdanlara hapsedilmeye çalışıldı.

            En sonun da iftar yemeği, Kudüs Gecesi bahanesi ile tanklar sokaklarda yürütülerek, sivil otoriteye göz dağı verdiler. Çıkan darbe mi oluyor? Endişelerine “ Demokrasiye balans ayarı yaptık” pişkinliğinde açıklamalar ile “ Egemenlik Kayıtsız, Şartsız Milletindir.” Sözü sadece TBMM’ duvarında bir yazı olarak kaldı.

            28 Şubat 1997 yılında Milli Güvenlik Kurulunun uzun bir toplantısı sonucu alınan kararlar doğrultusunda hükümete ve halka dayatılan baskılar dönemi başladı. Batı Çalışma Grubu adı ile faaliyet yürüten askeri bürokrasi insanlarımızı fişlemeye başladı.

            Kamu görevlilerine dayatılan kılık-kıyafet zorunluğu ile memurlar görevlerinden atıldılar. Bütün eğitim kurumlarında başörtüsü yasağı getirilerek öğretmen ve öğrenciler okullarından oldular. Milli Güvenlik Dersi kullanılarak, bu derse giren askeri personel, okullardaki personelleri fişleyerek, zulüm uygulamaya başladılar.

            Baş örtüsünü laikliğe aykırı, siyasi sembol ilan eden vesayetçi zihniyet, kadınlarımıza hayat alanı bırakmadı. Anneler evlatlarının askerdeki yemin törenlerine Ordu Evlerindeki düğün salonlarına alınmadılar. Tel örgüleri aşmaları mümkün olmadı. Ülke açık ceza evine çevrildi.

            Kamu görevlileri özel günlerde baskı ve zorla sokaklarda yürütülerek “Türkiye Laiktir, Laik Kalacak” sloganını bağırttırarak, psikolojik travmaların yaşanmasına sebep oldular.

            Bütün demokratik uygulamalar ortadan kaldırılarak, keyfi uygulamalar ile laiklik adına insanlar dini inançlarının gereklerini yerine getiremez hale getirildi. En küçük bir dini uygulama dindarların gözaltına alınmasına ve sorgusuz, sualsiz yıllarca zindanlarda ceza çekmelerine neden oldu.

            Darbeciler, basına ve yargıya doğrudan müdahale ederek bir neslin hayatını kararttılar. Demokratik kurallar ve teamüller askıya alınarak, sivil bürokrasi askeri bürokrasinin emrine girdi. Emekli askerler resmî ve özel bankaların yönetim kurullarına atanarak, ekonomik krizlere yol açan uygulamalar ve batan bankalar ile milletin sırtına yeni faturalar yüklendi.

            Kimseye hesap verme ihtiyacı duymayan, görünen hükümeti istedikleri gibi yöneten darbeci ve vesayetçi güç odakları güzel ülkemizi yaşanmaz hale getirdiler. Vakıf, dernek, evlere baskınlar, postalların altında ezilen insanlık onuru 28 Şubat süreci bin yıl sürecek söylemeleri ile ezildi.

            Aşağılanan, horlanan, baş örtüleri açılan, kamudaki görevlerinden atılan, okuma hakları ellerinden alınan yığınlar, her türlü baskıya göğüs gerdi. Hiçbir zaman şiddete başvurmadı. Sabırla haklarını barışçı yollardan aramaya ve seslerini ülke ve dünya kamuoyuna duyurmaya çalıştı.

            2002 yılına geldiğimizde sessiz yığınlar, içlerinde biriktirdikleri kırgınlıklarını, kızgınlıklarını önlerine konulan seçim sandığı ile dile getirdiler. Bin yıl sürecek dedikleri 28 Şubat sürecinin izlerini silecek sivil bir yönetimi ezici bir çoğunluk ile iktidara taşıdılar.

            Ancak, aradan yirmi yıla yakın bir süre geçmiş olmasına rağmen içerde ve dışarda birlik oluşturan vesayet odakları hala darbe imalı sözler ve kampanyalar yapabilmekteler. Bu tür düşünce içerisinde bulunan kişilerim TBMM’de ve etkili-etkili yerlerde bulunuyor olmaları ülkemiz adına üzüntü kaynağı olmaya devam ediyor.

            Milletin iradesinin ülkemizin her alanında etkin olacak günlerde buluşmak ümidi ile.

            28 Şubat sürecinin mağdurlarını saygıyla anıyorum.

 

Muharrem ÇİFCİBAŞI

22/04/2021 -Niğde

23-04-2021 02:53
Bu Yazıyla İlgili Yorumunuz ?

Okuyucu Yorumları
Diğer Yazıları
HIZLI ARAMA


ANKET

Niğde'nin En Büyük Sorunu ne?

Tüm Anketleri Görmek ve Oy Kullanmak İçin Tıklayın

KONUK YAZARLAR
ENÇOK OKUNANLAR
GAZETE İLK SAYFALAR
NAMAZ VAKİTLERİ
HAVA DURUMU


NİĞDE